31 Ocak 2011 Pazartesi

Bir Başlangıç : Arnavutluk

11 Eylül 2007 tarihinde bir bilinmeze yolculuğum başladı.Beni kim karşılayacaktı,nerede kalacaktım,ne kadar maaş alacaktım...Pek çok soru benimle beraberdi.

Herkese karşı çok dik duruyordum,ama bir yandan ben de merak ediyordum.Bir soran olduğunda, herşeyi önceden tüm ayrıntıları ile konuşmuşum gibi bir hava estiriyordum.Başka şansım da yoktu.Bu iş biraz deneme-yanılma işiydi.Ve baştan, kafamda ön yargılara ihtiyacım yoktu.

Yolculuğumun öncesinde, motorsikletimi ablamın kapalı garajına bıraktım.Evlerinin kapısını çaldığımda, eniştem kapıyı açtı.Ablam biraz daha geride, arkada ağlıyordu.Eniştem, kaş göz işareti yaptı, gülümsedi...Anlamadım; herhalde kavga etmişlerdi.İçeri girince,ablam boynuma sarıldı ağlamaya başladı.İşte o zaman benim için ağladığını farkedebildim...

Ardından havaalanında abim ve annemi gözü yaşlı bıraktım...Tabii gözden kaybolunca, benim de gözlerimden yaşlar aktı...
Çalışmaya gidiyordum, para kazanmaya...Ve bu yolda dönüş yoktu, istikrar gerekliydi.Başlanan işi, bitirmek gerekliydi.Evet belki içim burulmuştu ama mantıklı olmaya çalışıyordum.Nasılsa bu günler de geçecekti.Geleceğime yatırım yapıyordum, bundan başka bir şey de aklıma getirmemeye çalışıyordum.
Uçaktan indik, kimseyi tanımıyordum.Biri yanıma yaklaştı; 'Aysun hanım, isterseniz bizimle gelin, ya da servisi de bekleyebilirsiniz' dedi.Açıkçası servisten bile haberim yoktu; 'Ben sizinle gelirim' dedim.

Tiran' dan Kukes' e gidecektik.Yol 5 saat sürecekti.Hala da pek aklım almıyordu; 5 saat çok uzun bir süre değil miydi?Önce, etrafında tarlaların ve kimi zaman da benzin istasyonlarının bulunduğu , gidiş-gelişli yolda ilerledik.Söylenene göre, burası kolay kısımdı.Asıl yolculuk virajlar ve uçurumlar eşliğinde başlayacaktı.Bir de kestirme yol vardı; Dağ yolu.

Virajlara girdiğimizde hava henüz kararmamıştı.Hayatımda ilk kez böyle bir yol görüyordum; aşağıya bakmayı pek te istemedim.Keskin virajlar,ardı ardına virajlar olduğu yetmezmiş gibi, yol yine bölünmemişti; yani gidiş-geliş...

Dağ yolunda, hava kararmış, şimşekler çakmaya başlamıştı.Deli gibi yağmur yağıyordu.1 mt önümüzü ya görüyorduk, ya da ezbere mi gidiyorduk,açıkçası tam anlayamamıştım.Yola , kimi yerlerde çamur akmıştı.Sinirimden sadece olaylara gülerek tepki verebiliyordum.Ta ki bir virajda, kocaman bir kamyonla burun buruna gelipte, ışıkları arabanın içine doluncaya kadar; işte o anda çığlığı basıverdim.
Uzun uğraşlar sonunda kampa vardık.Kalacağım odaya yerleştim.İlk gece hiçbir şey düşünemeden uyuyuverdim.

Evden ilk ayrılış...Üniversiteyi İstanbulda, ailemin yanında okumuştum ben, yurtta da kalmamıştım hiç.Yeni bir yaşam başlıyordu...

Elimden geldiğince öğrenmeye çalıştım.Daha önce de çalışma hayatının içindeydim, ama burada insanlar çok daha farklıydılar.Pek çoğu kocaman adamlardı; ama küçücük beyinleri vardı.Hayır; mesleki açıdan çok deneyimliydiler, ancak sosyal yaşamın gerektirdiği olgunlukta değillerdi.

En son orta okulda hatırladığım, çocukça davranışları, pek sık görür olmuştum burada.En tuhafı, kimse kimseye yüz vermiyordu; hatta selamlaşmak bile unutulmuştu.Birden bağırışlar kopuyor; kimi zaman küfüler; neden sonra bir bayanın da ofiste çalıştığı hatırlanarak özür dileniyordu.
Sırf küfürde değildi, kimi zaman öyle bir laf söyleniyordu ki; anlamıyordunuz ne denilmek istendiğini.Saçma bir cevap gibi gelirken, kulağınızda tekrarlandıkça,laf öyle bir yere gönderme yapıyordu ki; hayretle şaşırıyordunuz.Tabii bu söylediklerim, panellerle bölünmediği için, koskoca ofiste bir sınıf kalabalıklığında çalışırken, insanların birbirlerine karşı tutumlarıydı.Ben işimi yaparken, bir yandan da kulak misafiri oluyordum.

Bir de bir söz vardı: 'Burası anaokulu değil'. Bu sözü hiç sevmezdim, direk bana karşı söylenmemişti; ama yine de bana söylenmiş gibi; hem üzer, hem de kızdırırdı beni.İnsanlar onca çocuksu hareket yapar, sonra kendilerinden yaşça küçük ve tecrübesiz birinin davranışını küçümsemek için bu söylerlerdi bu lafı.Sanki bana da ' Kızım ona söylüyorum, sen de anla, burada sana da şevkat yok' denirmiş gibi gelirdi.Oysa benim de ağlayıp sızlanmak gibi bir derdim yoktu, ama zorla kafama sokulan bu imadan da nefret ederdim.


Buradaki hayat bana birşeyi öğretmişti;

Kimsenin karsisinda özür dilemeyeceksin.Özür dilesen dahi kuyruğun hep dik duracak.Eğer kuyruğu indirirsen, insanlar kendi yanlişlarini görmeden sana yükleniyorlar.
Burada şehir yaşamının aksine, fazla muhatap olmayacaksın.Hele ki 'KİBAR', hiç olmayacaksın.
Ben de bu yaşama çabuk adapte oldum.

Bir amaç uğruna oradaydım; kendime şöyle telkinlerde bulunuyordum: 'Hiçbir art niyete art niyetle karsilik vermeyeceğim.Ben kendimden bir şey kaybetmeyecegim.Onlar gibi karaktersiz olmayacağim.Bana kötü davranilsa dahi umursamayacağim.Maksatli davranişlari göreceğim.'

Çok gariptir, burada kimileri sizinle dalga geçmeyi kendilerine eğlence edinmişlerdi.Sizin türlü açığınızı kollayarak; ortalık yerde ima ederek konuşuyorlardı.Hani başka bir olay anlatır gibi, aslında sizi kastediyorlardı.Normal bir hayatta, gül geç dersin ama, bir kampa hapsolmuş yaşarken,iş haricinde daşarj olacak hiçbir şey yokken, bir süre sonra siz de bu ritüele kaptırıyordunuz kendinizi.Bir de bu saçmalıklara çanak tutan birkaç kişi olunca, çoğunlukta yanlız ve mutsuz kalıyordunuz.

Sonraları yine bana ders olan birşey şudur ki; şantiyede hiçbir zaman sosyalleşmeye çalışmayacaksın.Yani en az bir 6 ay kadar insanları gözlemlemek gerek.

 O zor günlerimde, en yakın kız arkadaşıma yazdığım e-mailde şöyle demişim:

''.....Ben artik herseyi Allaha havale ediyorum burada.Babam şöyle derdi, ne kadar da hakliymiş: " Allah insani şaşirtmasin " .Buradakiler gercekten şaşirmis ve bunun farkinda bile değilller.

Etrafimda cok mutsuz insanlar var.Çünkü mutlu olmayi bilmiyorlar.Mutluluğu: baskalarini ezerek , kendilerini tatmin ederek elde ediyorlar.

Ben bir amaç icin buradayim.Bu amaç beni ayakta tutuyor.Para kazanmak,kariyer yapmak ve öğrenmek.

Hayatimin hiçbir döneminde kendimi bu kadar güvensiz bir ortamda hissetmemiştim.İnsanlardan hiç bu kadar şüphe etmemiştim ve insanlarin ikiyüzlülüğü yüzünden hiç bu kadar miğdem bulanmamişti.

Ama öyle bir kuvvet var ki bende , kendim de şaşiyorum.Allah galiba bana yardim ediyor.Hiçbirşeyden etkilenmiyorum, gülüp geçiyorum.Hayatimin hiçbir döneminde bu kadar güçlü hissettigimi ve kendime güvendigimi hatirlamiyorum.

Ben hiç kendime ve başarabileceğime bu kadar inanmamistim.Ve Allaha hiç bu kadar sükretmemiştim.


Sanirim bu da benim hayatimda bir dönüm noktasi.Sadece paylaşmak istedim.

Sizleri cok özledim.Çünkü bizim yaşadigimiz dunya çok güzel bir dünya imiş ben bunu anladim.

Sizi seviyorum...''


Onun da cevap olarak yazdığı cümleler o kadar anlamlıydı ki;

''...Canim benim canim tuylerim diken diken oldu. Dayanamadim ofiste postani sesli olarak okudum Burada Selcuk ve Emre Bey ile seninle hemfikir oldugumuzu paylasmak istiyorum.

Selcuk a gore bu toplumlasma surecinde hepimizin yasadiklari Bire bir ayni. Bu yazdiklarini yeni işe girenlere göndermek gerekiyor inan bana.

Şantiyede ikinci ihaleler yapildi Yeni patronlar geldi Aysun yemek yemeyi bilmeyen, insana benzemeyen yaratiklar ile tanistik Ben (şantiyenin ismini söyleyerek)um, sen kimsin diye seslenen insanlar.. 


O kadar guzel yazmissin ki
Bu kadar guclu olman bana umut verdi :)  Keske yanyana olup sarilabilsem sana..

Biz amaclarimiz dogrultusunda basarili olacagiz Aysun. Caliskan insanlariz. Mutlu olmayi , paylasmayi, sevmeyi biliyoruz Kazanacagiz.

Seni cok seviyorum Dimdik govden ve aklin ve yuzunun ifadesi bile su an gozlerimin onunde :)
İlk fırsatta yanina gelsem gorsem seni..

Dikkat et kendine Aysun. Ayrica cok yorulma. Seninde soyledigin gibi ogrenmeye bak olur mu , umursamamaya devam et. Ben de oyle yapiyorumm

Sevgilerimi yolluyorum...''


Yeniydim; yeni olmak, bayan olmak, aileden uzakta olmak... mak mak... hepsi çok zordu.Çoğu kez güçlüydüm, ama odama kaçıp ağladığım, hatta pes ettiğim günler de olmuştu.Bir keresinde, yani ilk 5 ayın sonunda dönmeye karar vermiştim.Müdürüm 'İzni bekle' dedi.

Şantiyelerde genellikle 15 günde bir izin yapılır.Bazen 1 ay boyunca izin yapılamadığı da olur.Pazarları çalışmak; insana normal gelir, ama yine de vücut, nasıl oluyorsa Pazar gününü hatırlatır insana.Sevdiğim bir yanı Pazartesi sendromu diye birşey yoktur.Hiçbir zaman çalışmaktan kopmak istemezsiniz; yoksa vakit geçmez.6 ayda bir izin kullanılır.İzni yaklaşan, anormal ruh hallerine girer.

Türkiye' ye gitmeden önce 'yapılacaklar listesi' hazırlanır.Yemekler listenin başında yer alır.Ama listenin ancak 1 yada 2 maddesi hayata geçirilebilir.

Bayramın 1. günü tatildir, 2 günlük bayram tatiline itirazlar yükselir.İnsanlar çıldırmış gibi görünebilir size.

Hiç unutamadığım,bir gün bizim müdür ile beraber çalıştık.Bana 'Aysun, anneni arıyor musun ' dedi.Ben geçiştirmeye çalışırken, 'Sen merak etmeyebilirsin ama, onlar seni merak ediyorlardır' diyip telefonu bana uzattığında; ben de başımı öne eğdim ve ağlamaya başladım.İşte şantiye böyle bir şey.Özleminizi dindirmek için çalışırken,bir anda hatırlayınca insan gözyaşlarına boğulur.

Anormal bir ateşle hasta yatağınızda yattığınızda,başınızda kimse yoktur.Ara ara uğrayanlar olur.Normal zamanda ihtiyaç duymadığınız, hani şu babaanne usulü, masa üzerinde duran sürahi, bir şişe kolonya; şimdi size çok lazımdır.Hastalandığınızı, Türkiyedekilere söyleyemezsiniz; üzülmesinler diye.

Birbaşkasına o ortamı anlattığınızda, size dönüp kendi işlerinin zorluğundan ve heryerde çalışma hayatının aynı olduğundan bahsederler.Sanırım anlattıklarınız askerlik anısı gibi kabak tadındadır.Oysa dağ başında,onca erkek arasında bir bayan olarak hiçbir sosyalliğinizin olmadığını,ihtiyacınızın olmadığı en saçma şeye bile özlem duyabileceğinizi bilemezler.Bir erkeğin bile çoğu kez bunalıma girerek kaçtığı bir ortamda, inatla kalışınızı takdir etmezler.Şu sözü çok severim; Şantiyecinin halinden şantiyeci anlar.

Benim de izin dönemim yaklaşmışken, bir yandan kafayı da sıyırmış durumdaydım.Hakikaten eyvallahım kalmamıştı.
Hani kader ağlarını örecekti ya...İşte o dönemde Halil  karşıma çıktı.Aslında ben onu farketmedim.Yani, o güvensiz ortamda, ne kimsenin sözüne inanacağım, ne de kendimi bir dedikodunun içinde bulasım vardı.Çok temkinli davranıyordum.Kimse ile fazla sohbet etmiyordum.Arkadaşlığa ihtiyacım yoktu.Ciddiyetsiz ve amacını bilmediğim bir arkadaşlık ile oradaki huzurumu kaçırmak istemiyordum.


Bir gün şef ile sahadan dönerken, bana Halil' in ilgisinden bahsetti.İyi ama şefe de güvenmiyordum ki.Ben de gülüp geçtim, sana öyle geliyordur, dedim.Yani herşey dalga konusu olduğu için, neyin gerçek neyin şaka olduğunu da ayırt edemez duruma gelmiştim.

Halil bana mesajlar attı, konuşmaya çalıştı, yani hep bir bahane üretti bana ulaşmak için.Bense hiç yüz vermiyordum.Of nerden çıktı, rahat bıraksın beni diyordum.Kimi zaman haline gülüyordum içimden.Saf ve temiz bir hali vardı.


İyi bir çocuk olduğu belliydi.Ama ben yine de iş yerinde birşey yaşamak istemiyordum.

Bir gün msn de Halil ile konuşurken, Bana buradan ayrılmak istediğini söyledi.Çok şaşırmıştım.

'Gitmene az da olsa ben sebep oluyor muyum? ' dedim.Evet deyince, çok etkilendim.Bir insan benim için kendinden birşey verebiliyordu.Buna duyarsız kalamadım.


'Gitme' deneyelim dedim.Ve kısa süre sonra nişanlandık, ardından jet hızı ile evlendik...Tüm bunlar alışılandan çok farklı gelişlti.Mesela Nişanda ben tek başımaydım,Halil Arnavutlukta çalışıyordu.Nikah başvurusunu bile bir ay ara ile yapabildik.Gelinliğimi,tek taşımı,alyansımı hep internetten seçtim.Hiçbiri için günlerce dolaşmadım; Kuzenlerim ve ablam kendileri içinmiş gibi, özveriyle benim için araştırdılar,gezdiler,gördüler.

Şantiyeye dönüp nişan çikolatası dağıttım.Herkes 'kim' dedi.İnternetten mi nişanlandınız gibi şaşkın ifadeler duydum.Yani biz nişanlanana kadar şantiyede kimse, bizi bilmiyordu.Dediğim gibi orası normal dünya olmadığı için gizlilik şarttı.Çok sevdiğiniz bir insanın bile arkanızdan, acımasızca bir laf etmesi olasıydı.

Hayatımda verdiğim en doğru karardı.Ve çok kısa süre içerisinde vermiştim.Sanırım doğru kişi olması ve hissetmek ile ilgisi vardı.Ancak uzun süre başkalarına, bu kadar kısa sürede evlenmeyi nasıl açıklarım diye düşündüm.Yani ben ikimizden emindim ama yine de mahalle baskısı işte.

Zamanla şantiyede olmaya,yaşamaya,olana bitene de alıştım.Halille hep birbirimize destek olduk.İlk başlarda çok tepkiyle yaklaştığım olaylar, benim için sıradan oldu.Ben kendimi değiştirmedim, onlar gibi de olmadım.Tüm bunları aştığımı, ikinci şantiyemde farkettim.

 Nazar değmesin, hiç bir zaman da Allah bizi mahçup etmedi.Halil ;tam olarak tanımadığım zamanlarda dahi, aslında tanıdığım insandı.Beni hiç şaşırtmadı.

İyi ki varsın....




26 Ocak 2011 Çarşamba

Polonya

2005 yılının  Ağustos ayında, İstanbul 28 derece sıcaklıkla boğuşurken,Polonya’ ya gitmek için uçağa bindik.Benim ilk Avrupa seyahatim,hatta ilk kez uçağa binişimdi.Farklı bir coğrafyaya gimek hakkında hiçbir fikrim olmasa gerek; nasılsa yaz ayında olduğumuz için, Polonya’nın iklimini araştırma zahmetinde de bulunmamıştım.
Uçak Varşova’ ya indiğinde, havanın yağmurlu olduğunu gördük,ama asıl süpriz hava sıcaklığının da 18 derece oluşuydu.Ne komik ki ben bavulumu yazlık kıyafetlerle doldurmuştum.
Bavullarımızı kiralık bir odaya emanet ettikten sonra,Kazimierz Dolny’e gitmeden önce; Varşova’ da birkaç saat geçirme fırsatı bulduk.Varşova’ da beni en çok etkileyen her yerde çiçeklerin oluşuydu.Caddelerdeki sokak lambalarına dahi asılmış çiçekleri ilk kez orada gördüm.
Bilim ve teknoloji müzesini,Eski Kenti ,Kraliyet kalesini,Kopernikin heykelinin bulunduğu meydanı gezdik.
Akşam üstü olunca,bavulları bıraktığımız yerde buluşup,bizi Kazimierz Dolny' e götürecek servis aracına bindik.

Katolik öğrenci yurdunda geceyi,oldukça üşüyerek geçirdik.Oda neden öyle soğuktu hatırlamıyorum,sanırım onlar için yaz mevsimiydi.Sabah kahvaltısında uzun cam bardaklarda çay içtik,kremalı yumurta yedik.Öğle ve akşam yemeklerinde domuz yemek kaçınılmazdı.
Her ihtimale karşın, yanıma mayomu da almıştım.Tabii soğuk havanın yanı sıra, çamur renginde akan nehri görünce vazgeçtim.
Yürüyüş parkurumuzda, frambuaz tarlaları ile karşılaştık.Dalından frambuaz yemek, sanırım benim için unutulmazdı.
 Kazimierz Dolny, bence yaz aylarında sıcaktan bunalanlara, bahar mevsimini yaşatıyor.O kadar yeşil ve çiçekli ki...Renkler çok canlı.

'Lody' benim için her mevsimde ve dünyanın her yerinde vazgeçilmez.Lody=dondurma demek.Ve burada da dondurmacılar var.
'Akşam barbekü partisi var' diye duyum alırsanız, pek te sevinmeyin derim ben.Uzun bir yürüyüşün ardından,hatta artık oldukça ıssızlaşan sokaklar mı desem,orman mı desem bilemiyorum, bir restaurant' ın bahçesine geldik.Ve ben kuzu yada tavuk, ne bileyim şöyle baharatlı bir sucuk,dana eti beklerken...Domuz ürünleri tüm ihtişamı ile sofrada; henüz pişmemiş halde belirdi...Domuz sosisi,domuz eti,mumbar tarzı siyahımsı,çok büyük ihtimalle domuz dolgulu bir dolma.Evet menü bana pek uygun değildi.Açlıktan yemek istesem de, tadı hiç iyi değildi.
Polonya, votkası ile de meşhurmuş.İki cinsi var yanılmıyorsam.Ya da en azından ben ballı ve şişenin içinde uzun bir çimen parçası bulunan votkalardan aldım.
Kazimierz Dolny' de meydanda kurulan tezgahlarda, çok renkli ve orjinal aksesuarlara rastlamak mümkün.
Polonya' dan döndükten sonra, bir derginin gezi sayfalarında yine bu kasabayı gördüm.Meğer burası bir ortaçağ kasabası imiş.Bir de kasabanın meydanında gördüğümüz köpeğin, burnunun okşanması bir adetmiş.
Bizi gezdirenlerin çok hayretle baktıkları bu ağaç gövdeleri de anlam veremediğim şeylerdendi.

Arnavutlukta yaşam

Arnavutluk, oldukça dağlık bir ülke.Havaalanından ülkenin kuzeyine doğru gittikçe; virajlı yollar,uçurumlar ve ormanlar arasında sürdürüyorsunuz yolculuğunuzu.Virajlar öylesine sert ki...Eğer şöförünüz hızlı kullanıyorsa arabayı,arka koltukta emniyet kemeri takmadan oturmak, neredeyse imkansız hale geliyor.
Yol boyunca virajların monotonluğunu,anıt mezarlar bozuyor.Virajlarda ölen insanların anısına, genellikle fotoğraflı ve yapma çiçeklerle süslenmiş anıt mezarlar konulmuş.Eğer o virajda, mesela bir otobüs düşmüş ve çok sayıda insan ölmüşse; anıt mezarlar daha da büyük olabiliyor.
Eğer ben kestirmeden giderim derseniz, bir de dağ yolu var.Tabii ki sadece 4*4 jeeplerin tercih etmesi gereken bir yol.Hele yağmur yağıyorsa,toprak yola akıyor.Kar yağıyorsa zaten geçiş yok.Yine emniyet kemeri takmak mecburi, zira hoplayıp zıplamaktan,insan yerinde duramıyor.Belki de, insan, hayatında ilk kez arka koltuktaki kemerin ne büyük bir nimet olduğunu anlıyor.
Ülkenin kuzeydoğusunda, Kukes şehrine yakın, otoyol şantiyesinde yaklaşık 2 sene kadar kaldım.Şantiyenin karşısında, yazları suyu çekilen, yapay bir gölet vardı.İstanbul ve İzmir dışında başka bir yerde yaşayamam diyen ben, işte o dağların arasında belki de bu gölün bana verdiği sevinçle yaşadım.
Hava rüzgarlı olduğunda, Arnavut bayrağı ve şirketin logosunun bulunduğu bayrağın çıkardığı ses,bana Alaçatı’da sörf yapmaya gidiyormuşum hissi verirdi.Birden mutlu olurdum.Rüzgarı severim hep:Motorsiklette giderken yüzüne çarpan,sörf yaparken; en ufak hatanda seni yere vuran,arabada miğden bulanırken; camı açtığında seni ferahlatan,kimi zaman da,bir maden harfiyatında yüzüne acımasızca kum taneleri fırlatan...
Eylül ayında gece-gündüz durmaksızın yağmur yağardı.Çok enteresan gelirdi bana.Gündüz yağdı, dursun diye beklerken,gece de devam eder,ertesi gün de...Ve hayatımda hiç görmediğim kadar çok gökkuşağı gördüm bu ülkede ben.
 İklim benim alıştığımdan çok farklıydı.Birden dolu yağmaya başlardı ve bir keresinde dolu taneciklerinden 10 cm lik bir kar örtüsü oluşmuştu.Hiç unutamadığım; 1 Ocak 2008 sabahı...Lokalde yılbaşını kutladık ve odalarımıza uyumaya gittik.Sabah uyandığımda,pencereden dışarı bakmadım ve bizim binadan dışarı adımımı attığımda,her yerin bembeyaz olduğunu gördüm.İnanılmaz bir görüntüydü.




Sonrasında kar görmek alışkanlık oldu.Kar üzerine biraz yağmur yağardı ve karın üzerinde bir de buz tabakası oluşurdu...Bir taş alıp fırlatmak çoçukça bir davranış gibi görünse de,önce bir 'çıtırt',ardından 'blopp' sesi benim çok hoşuma gitmişti.


Bir keresinde bulunduğumuz yere sis çöktü ve uzun süre depresyonda yaşadık.Aslında güneş vardı, ama biz göremiyorduk.Ancak saha gezisine çıkanlar,yukarıda güneşi görebiliyorlardı.

 Eğer İstanbul gibi gelişmiş bir şehirde yaşıyorsanız,muhtemelen bulunduğunuz yer engebeli değildir.İstanbul 7 tepe denilse dahi o tepeler, aslında ufaktır,yolunuza çıkmaz.Arnavutluk,coğrafya derslerinde duyduğumuz dağların geçit vermediği yerler kategorisine örnek ülkelerden birisi.İstanbul' da virajlara yonca yaprağı şeklindeki kavşaklarda rastlarız.Oysa burada virajın vazgeçilmez olmasının sebebi ,eğimi azaltmak.


 Kuş uçuşu bakıldığında, böyle dolanmak çok saçma gelse de, bu eğimde başka yolu yok...